26 Eylül 2009 Cumartesi

Kasap Keseri Sıkı Tutarsa- Kasabian kendi kendine film çevirirse!


Bizim İndieyecamiasının ezelden beri popüler olandan kaçınıp yeni keşif diye sunduğu myspace grupları bir yana dursun(ki myspace'in yasaklanması bu keşif olayını umarım biraz azaltır) ben 3. albümü ile Tarantino sound diyebileceğimiz kıvamda KASABİAN'dan hoş şeyler yaptıklarına dair güzel bir şarkıyı yorumlardan indiregandi yapabilirsiniz.

Where did All the love go? adlı şarkı aslında ülkemiz grupları ve müzisyenleri için güzel bir kompozisyon ödevi olabilir. ÖZellikle 2:45'den sonra ki değişimi ülkemde yapabilecek adam sayısı pek yok.Bir zamanlar İlhan İrem yapıyordu ve ilginç olabiliyordu.Ama buna dikkat edin dememin nedeni üzerinde fazla uğraşıldığını belli eden değişken yapısı ve son zamanlarda Muse'un yeni albümünde ki "United States of Eurasia" saçmalığına benzer bir oryantel değişimin yer verilmesi. Yine Kasabian altından çıkmış sayılır. Bir çok sample ve pad kullanıldığı belli olan şarkının yapım aşamasında yanlarında olmak isterdim. Acaba canlı çalınca bir boka benziyor mu bu parça? Yoksa bir arkadaşım dediği gibi : "KAsabian'ı canlı izledim bir boka benzemiyor! mu?
Where did All the love go? şarkısı Arthur Rimbaud'un "Cehennemde Bir Mevsim" şiiri ile pek leziz gidiyor söylemesi.

25 Eylül 2009 Cuma

Bir Julian Eksikti-11th Dimension

The Strokes'un tüm ahali üyeleri solo albüm yaparda Julian boş durur mu! Durmuyordu pek tabii ama zaman zaman boş dursa daha iyi olur bile denebiliyordu. Her ne kadar Danger Mouse's new project Dark Night Of The Soul da Sparklehorse gitarlarına "Little girl" diyerek eşlik etmiş bence albümün en kral şarkısına can vermişti. Ki o proje hakkında bir tanıtım yazamadım hala. Neyse ki Julian yeni albümü ile kritik kusurumu kapatıp yorumlar kısmına eklediğim 11th Dimension i sizlere fırlatıyor. Julian doğru yolda gibi görünüyor gözüme.Hadi hayırlısı...

18 Eylül 2009 Cuma

Robbie Williams-Bodies- Pop Star'ın Sönmüş Yıldızları


"Trevor Horn" ara sıra saçmalasada genel olarak sevdiğim bir prodüktördür. Sonuçta "YES" in "90125" gibi bir albümde eli-kolu-birikimi-her bir şeyi var. Tabii el attığı işlerden Marc Almond ve Pet Shop Boys hatta Grace Jones aklımda olan bazıları. Daha önce bazı yamuklarına şahit olduk ve Robbie Williams'ın geri dönüşünün bu denli sönük bir çalışma (Bodies) ile olacağını bilemezdik.Sonuçta Robbie "Me and my Monkey" gibi bir parça yazmış. Ama geri dönüşü pek bir sönük pek bir klişe geldi bana. Ölüsü satar mı yoksa kendi star mı bilmem ama bu single Robbie nin bittiği andır!
Önemsiz not: Aynı isimli (bodies) adlı bir Sex pistols (suede coverı da vardırr) bir de smashing pumpkins şarkısıda mevcuttur.Tavsiye edilir.

09 Eylül 2009 Çarşamba

Geç olsun Ama Güç olmasın

Doğruyu söylemek gerekirse yazdığım çoğu kritiği fazlasıyla toy bulan biriyim. Bunun nedeni kritiğini yaptığım gruplar hakkında bilgilerimin eksik olduğundan değil de müziğin derinliğine, sosyolojisine ve psikolojisine derinlemesine inememem diye düşünüyorum. Türkiye’de hatta dünyada bunu iyi yapabilen kişi sayısı kaçtır onu da bilmiyorum. Sadece kendimize ait bir anlatım dili oluşturma çabasını güderek kritik yapmaya çalışıyoruz. Çoğu kritik prof. ve amatör müzik yazarı kısır kritikler yazıyor. Bu yüzden eğitici ve öğretici yanları pek yok. Bununda belli nedenleri var. İlk başta iyi bir dinleyici olamamak ve birçok şeye önyargılı yaklaşmamız. Müzik teknolojisinden ve müzikal teknik bilgiden yoksun olmak ayrı bir eksikliğimiz. Onun dışında taraf tutmak ve senin ki benimkini döver hodbinliğine girişmekte bunlara eklenebilir. Klasik müzik dinleyen adam Türk sanat müziğine tepeden bakma lüksüne sahip değil. Aynı zamanda indie ya da progressive dinleyen biri Serdar Ortaç dinleyen birini küçümseme haddini nereden alır bilinmez. Sonuçta her müzik kendi döneminde farklı bir tarihi yaşarken olgunlaşıyor. Dönemin inançları, yaşam koşulları, insanları, modası, tümüyle sanatı ve siyaseti ne ise müziğinin biçimi de bundan nasibini alıyor. Aslında sadece bu dediklerimden yola çıkarak 2000li yılların müziğinin ruhunda bir şeylerin eksik olduğunu söyleyebiliriz. Ama 80leri doyasıya yaşamış biri 90lar içinde “ucube bir dönemdi” diyebilir. Bu ihtimalleri yok etmeyecektir. Ya da 60ları yaşayan birinin 70ler hakkında ki söyleyecekleri pek şık olmayabilir. Her dönem kendi içinde değerlendirilmeli ve müzikal tabular yıkılmalı. Mesela Dostoyevski iyi bir yazar ama yoruyor denebilirken Turgenyev bana daha çok hitap ediyor kıvamında müzikal eleştiri yapılabilir. Ama insanoğlu sağduyulu olmayı ve olgun davranmayı ancak yaşı ilerleyince anlıyor. Hatta bazen yaşlanınca bile anlayamıyor. Sözüm ona uzun zamandır geciktirdiğim şeyleri ve ihmal ettiğim bloga yeni kan olarak altta ki kritikleri ekledim. Umarım işinize yarayan şarkılar ve ayrıntıları keşfedersiniz. Kısası ve uzunu ile 22 tane kritik aşağıda sizi bekliyor. Kısa ve uzun olmalarının hiçbir sebebi yok. Kısa kötü, uzun iyi diye bir durum olarak sakın algılamayın derim. Ayrıca 2009 da çıkmış albümlerin kritiği olduğu gibi klasik diyebileceğimiz albümlerden ve müzisyenlerden de kısmen bahsettim. İyi okumalar…


John Frusciante = Şu an dünya üzerinde binlerce gitar virtüözü vardır. Hatta youtube gibi birçok paylaşım sitesinde çok hızlı solo atan, tapping yapan, bir sürü dijital ve analog pedalı deli gibi kullanan, deli tonlar çeken arkadaşlar mevcut. Ve çoğunun yaşı 30’u geçmiyor bile. Ki sadece benim kısır arşivimde 100 civarında Japon virtüöz gitarist albümü var. Buna rağmen onları fark etmemiz için gerekenler yeterli mi?
Açıkçası çoğu virtüözden haz etmem. Hatta böyle albümlere zaman zaman önyargım bile vardır. Sebebi açık. Bunun nedeni çoğunun sadece teknik düzeyde çok iyi olması. Ama işin ruh kısmı! İşte bu noktada tekniği kadar riffleri, gitar çalış tekniği ve besteleri ile yaşayan gitaristler içinde en beğendiklerimden birisi John Frusciante. Stilini kuşkusuz Jimi Hendrix ve Frank Zappa gibi ustalardan beslenmesine borçlu. Üzerine bir çok şeyde eklemiş-görmüş- geçirmiş-yalamış-yutmuş. Eğer Red hot chili papers yoluna Dave Navarro ile devam etseydi muhtemelen bu kadar meşhur olamayacaktı. Ki Dave Navarro da kendi çapında farklı bir stile sahip bir eleman. Ama John Frusciante de daha ruhani bir haleti ruhiye var. Ayrıca iyi bir vokal bile denebilir rahatlıkla. 60ların ve 70lerin folk klasiklerini tek tek çal desen çalabilecek bir repertuara sahip olduğuna eminim. Bunu konserlerde ve şimdiye kadar ki solo albümlerinde bize gösterdi ve örneklerini az çok verdi. 2009 tarihli The Empyrean ‘da ise bir “Tim Buckley” şarkısı olan “Song To The Siren” i coverlayarak bizlere kendini tekrar ispatlıyor. Mesela bir “Tim Buckley” şarkısı olan “Sing a Song For You” yu Radiohead coverlamıştı ama aslına sadık bir şekildeydi her şey. Ama John Frusciante çok daha güzel ve farklı yorumlamış şarkıyı. Onun dışında albüm herkese hitap etmeyecek bir albüm. “Dark/Light” epey sevdiğim bir şarkı bu albümden. Yine son derece güzel bir gitar kullanım dersi niteliğinde “Enough Of Me” diye bir şarkı var albümde. Radyo dostu pek şarkı yok ama “Central” radyoda çalmaya en müsait şarkısı albümün. Bonus şarkılarından “Ah yom” talkbox kullanımı bakımından güzel bir şarkı. Aslına bakılırsa bu albüm bir gitar virtüözünün yaptığı ilahi albümü. Ramazan ayı için güzel olabilir yani. İçsel bir yanı olduğunu söylememe bile gerek yok.Şarkı adlarına ve sıralanışı komple bir hikaye anlatmak istediğini perçinliyor. Albüm kapağı çok hoşuma gitti ayrıca. Ki Ömar Rodriguez Lopez’in 2008 tarihli albüm kapağı da aynı teknikle yapılmış gibi gelmişti bana. Zaten Ömar Rodriguez Lopez ve John Frusciante son derece yakın iki dost. 2009 yapımı The mars volta albümünde de yanılmıyorsam John Frusciante konuk sanatçılardan biri. İşin ilginç tarafı bence dünyanın en iyi iki gitaristinin kanka olması çok ilginç. Ömar Rodriguez Lopez ayrı bir yazı konusu olacak bu arada. Haberiniz olsun.

Cass mccombs = Epey bir zaman önce bu şahsa kulak verilmesi gerektiğini söylemiştim. Özverili ve sabırlı folk dinleyicilerinin sevebileceği bu adam lo-fi ruhuna sahip hoş şarkıları ile güzel bir albüm çıkarmış. Kendisi yolculuk müziği ile yatak odası soundu arasında gidip geliyor. Zaman zaman sıkıcı gibi gözükmesinin sebebi sabır isteyen şarkılar yazmasından olsa gerek. Unbelievable Truth ile Wilco arasında düş kuran Will Oldham diye tarif etsem güzel bir iftar paketi yapmış olur muyum?

Blackbud= İlk albümleri “From The Sky” ile bence güzel bir işe imza atmışlardı. Yeni ya da orijinal diyeceğimiz bir soundları olmamasına rağmen gerçekten Alternatif rock potasında blues (Steal Away) ve hafif klasik rock(Barefoot Dancing) riffleri sıkıştıran hoş bir tandansa sahip pop-rocktan hallice sert bir müzik grubu idi. “Heartbeat” ve “Forever” gibi hit olabilecek radyo dostu şarkıların yanı sıra “158” gibi akıp giden sürükleyici parçaları vardı. Oysa 2009’da kendi adları ile çıkan ikinci albümleri ne hit barındırıyor ne de sürükleyici diyebileceğimiz bir şarkı var maalesef. Mesela “You Can Run” aklımda biraz kaldı. O da Brit pop’un yüzü suyu hürmetine. Bir parça sonra başka bir şey dinlersem onu da unuturum. Albüm genelinde fena değil ama albümü birkaç defa komple çevirmeniz gerek. Bu çağda insanlar öyle pek albümleri tekrar tekrar dinlediği de pek söylenemez. İlgi isteyen ve dinledikçe açılan bir albüm olmasına rağmen ilk albüme göre daha sönük ve heyecandan yoksun bir albüm yapmışlar kanısındayım. İlk albümde yüzüne bakmayan eleştirmenler ikinci albüm ile hiç sallamaz bu grubu. Vokalist bile kurtaramıyor durumu ne yazık ki. Bunu dememin sebebi grubun vokalistini Jeff Buckley’e benzetmeleri. Ama Jeff’in özelliği hit olsun olmasın her parçayı dinletmeyi ve diri tutmayı başaran tutkulu bir sese sahip olması. Bu benzetmelerin yersiz olduğunu ikinci albümde anlıyoruz. Açıkçası Jeff’de ondan önce bir çok kişiye benziyordu. Müzikte benzeyen-benzetilen geyiği hiç bitmeyecek zaten.

Sugar Ray= Hey gidi hey… “Every Morning” i ilk dinlediğimde bu grup “Boyband”lerle taşak geçiyor diye düşünmüştüm. “Mean Machine” dinlediğimde ise hala Barış Manço’nun “Kara Sevda”sı geliyor aklıma sürekli. Biraz daha sert bir şekilde coverı sanki. Weezer’ın klasiği olan “Island In The Sun” ın ilhamını aslında “Under The Sun” dan aldığını ta o zamanlar fark etmiştim. Aradan yıllar geçti her üç gruptan ikisinin dağıldığı bir gezegende Sugar Ray’de dağıldı. Seneler sonra 2009’da tekrar bir araya gelip-albüm yapacağı kimin aklına gelirdi. Üstelik albümde kankam “Rivers Cuomo” (Weezer’ın solisti ve şarkı yazarı) olunca geçmişten günümüze Anadolu diyesim geldi. Hey gidi hey… Sugar Ray’in en azından best of’u arşivde bulunmalı.
Strangelove = Her ne kadar The smiths ekolü diye bir şey var mı bilmesem de The smiths ile daha az seksi Suede karışımı bir gruptu Strangelove. “Love And Other Demons” albümü Brit Rock’un etinden sütünden ve yumurtasından beslenmesinin yanı sıra Patrick Duff gibi bir solistin varlığı ile şerefleniyordu. Ki Patrick Duff pek tanınmasa da başka Patrick-lere müzikal gibi şarkı okuma yeteneğinden esintileri taşıdı denebilir (mi) Ömürleri pek uzun olmasa da albüm başına düşen klasik sayıları(She's Everywhere- Sway- 20th Century Cold- Spiders And Flies) bile arşivde durması için yeterli sebep sayılabilir. Patrick Duff’ın yeni solo albümü çıktı çıkacaktı son durum ne oldu bilmiyorum. Takipte olun derim. Ben iki-üç şarkısını dinlemiştim(dead man singing- spider woman) ve tam benlikti. Ayrıca bu adamın örümceklere bir takıntısı var kesin. Ahanda şuraya yazıyorum.

Jarvis Cocker= 2009 tarihli albümü Angel-A’nın tam bir fiyasko olduğu ile başlayalım. Bunu Pulp külliyatını dinlemiş ve incelemiş biri olarak söylüyorum. Jarvis ne zaman solo olayına girişti ve Fransız bohem şarkıcı edalarına (Zamanını Fransada geçirmesi ve Serge coverı bile buna delalet) bürünse de gerek mizahı gerek şarkılarında ki yoğunluk tek düzeliğe gebe oldu. Bunun sebebi Pulp’un grup Jarvis’in ise grupsuz pekte nazı çekilebilecek bir adam olmayışından kaynaklanıyor olabilir. Ama en kısa ve gerçekçi şey bu adamın artık şarkı yazamadığı- çağa ayak uydurayım derken özgünlüğünü yitirdiği gerçeğidir. Bir yandan Richard Hawley ile birlikte şehirli ozan gözükme çabaları bir yandan Beth Ditto gibi evrimini tamamlayamamış zenci beyaz dilberlerle ortak çalışmaları insana nerede PULP zamanında ki Different Class nerede This is Hardcore albümleri dedirtiyor. Şişman çocuk dışkısına düşüp boğulan zayıf çocuk gibi Angel-A albümü inceldiği yerden kopacak hale geliyor. İnsan en azından “I Spy” da ki gibi Leonard Cohen-cilik yap bari Jarvis diyor olmuyor. Bir “Monday Morning” beklemiyorum ama Jarvis’den çoktan umudu kesip albümü geri dönüşümün huzurlu kollarına yolluyorum. Jarvis Cocker müzik tarihinde albümleri ve şarkılarından çok Michael Jackson’ın ödül aldığı bir törende onu protesto etmek için domalması ile akıllarda kalacak. Jarvis Cocker , Feyk bir bohem ile zorlama bir entel arasında salına dursun Michael Jackson ölümü ile bile Jarvis gibilere ders verir nitelikte.
The Rakes= Bu tarz grupları oldum olası sevmedim. Yüzeysel kritik insanı olma riskine karşılık The Rakes’in 2009 albümü resmen bok gibi bir albüm. Gereksiz bir ses kirliliği. Ankara’da barlarda duman ve kurban çalan gruplar ne kadar sığ ise bu ve bunun gibi İngiliz gruplarda bir o kadar sığ ve arşivdeki yere değmeyen gruplar.

Julian Plenti= İnterpol’ün en fazla bene ve en fazla üne sahip üyesi Paul Blanks uzun zamandır solo çıkaracağının sinyallerini veriyordu. Kimilerine göre aşmış şarkı sözü yazma yeteneği olduğu iddia edilse de şahsen pek bir numarasını görmüş değilim. Baudelaire okumak ayrı onun gibi yazmak ayrı değil mi? Bir iki akustik şarkı ortalarda geziyordu ve ilgimi bile çekmiyordu. Albüm çıktı ve kısmen dinledim. Yine ilgimi çekmedi. Hatta kötü buldum albümü. İnterpol’de çoğu zaman aynı şakayı yapan ve beni bazen çok güldüren bir arkadaşa benzetiyorum. Ama Julian Plenti ile ne gülmek mümkün ne ağlamak. Paul albüme çekilen ilk klipte Johnny Depp’in Secret Window da ki tekinsiz ve hafif dişliyi sıyırmış haline benzese de müzikten çok film sektörüne girebilir kim bilir. Ama Paul’un solo albümü de klipte ki hali de son derece kasıntı ve zorlama. Mahlaslara gerek yok Paul. Güneşi balçıkla sıvayamazsın. Her şeye rağmen Joy Division mirasını yiye yiye bitiremeyen (çok fazla bir miras da yok ortada- Joy Division gereğinden fazla abartılan bir grup sadece) onca grup arasında mesela İnterpol’ü Editors’e tercih ederim. Aslına bakarsan She Wants Revenge de hiç fena değildi. Bu arada ne oldu onlara?!?


Danger Mouse & Sparklehorse = 2009 yapımı bu kolektif proje beni hayli heyecanlandırmıştı. “Dark Night Of The Soul” ın gerçekten karanlık bir albüm olacağını bekliyordum. Ne yazık ki yanıldım. Albümün sürprizi bir zamanlar Nazan Öncel ile çalışmış mühim gitarist Vic Chesnutt bence. Tabii Wayne Coyne ‘nun “Revenge”i ve Julian Casablancas’ın can verdiği “Little Girl”(gitar işçiliğine bittim) ayrıca hoş. Yine güzel işler var albümde misal Dark Night Of The Soul (feat. Vic Chesnutt) gibi. Ya da “Jason Lytle” gibi bir muamma var ama bunlarda yetmiyor. Ortalama bir albüm olarak zihinlerde kalıyor. Kadro olarak ise tam bir hayal kırıklığı. Sparklehorse alacağın olsun koçum.




The Mission= Gothic rock demek belki onları tam anlatmayacak ama ben öyle deyip tarz olayını kısa kesmek istiyorum. “Carved In Sand” albümleri ve hatta birkaç albümü daha arşivde olması gereken unutulan kült gruplardan. Bir ara epey güzel bir şeyler yazmak istiyordum haklarında ama niye vazgeçtim bilmiyorum. Yazarım ama yine yazarım. Bir şartım var!Benim için “Butterfly On A Wheel” i dinlerseniz! İçim bir tuhaf oluyor bu şarkıda- özlemişim vallahi dur bir açıp dinleyim…


Grizzly Bear= 2009’un iyi el işçiliklerinden “Veckatimest” ile ilgili bir kritik yazdığım halde yayınlamamamın bir sebebi var pek tabii. Nereye koyduğumu unutmam! Hard-disk teknolojisi gelişmeye ve büyümeye devam ederken düzensizliğinizde ona paralel büyüyor ve gelişiyorsa vay halinize. Her ne kadar kritiği kayıp etmiş olsam da söyleyeceklerim buradakinden pek farklı olmayacak aslında. Aynı ekipten bazı elemanlar 2008’de Department Of Eagles adı ile “In ear park” adlı albümü kotarmışlardı ama bu albümden zerre keyif almamıştım. “In ear park” ı ne kadar gelişigüzel ve vakit kaybı olarak görüyorsam “Veckatimest” ise tam tersine incelenmesi gereken bir kayıt. Ama bu albümü uzun soluklu yapmaya yetmiyor. Ki albüm zaman zaman Jeff Buckley hissiyatı ile dönüp duruyor. Bunu “All We Ask” parçasında görebilirsiniz. Jeff’in HALLELUJAH coverı dinlenerek yazılmış hissi veriyor.Üstüne belki dream brother hissiyatı ve bol reverb ve kısmi delaylı CORPUS CHRISTI CAROL buğusu. Böyle bir albümde “Two Weeks” gibi bir şarkı onları klasik bir indie grubuna yaklaştırıyor. Ki sıradan bir parçanın üzerine fazla yoğunlaşmalarının dışında bir tadı yok. “Southern Point” ise Calexico gibi folk gruplarını hatırlatıyor. Aslında bana Jeff Buckley bir folk grubu kurmuş da onların şarkılarını dinliyoruz gibi geliyor. En sevdiğim parçaları “Ready, Able” ve keşke bazı parçalarını da böyle sade ve basit düzenleselerdi diyebileceğim “Foreground” oldu. Çünkü 2008’de Nico Muhly’i en iyiler listeme dahil etsem de Grizzly Bear ile işbirliği yapıp klasik müzik kompozisyonları ile besledikleri 4 şarkı (Fine for Now- Cheerleader- Two Weeks- While You Wait for the Others) albümde beni yoran ve sevemediğim şarkılar oldu. Müzik böyle bir şey işte. Bazen üzerine çok titrediğiniz ve yoğunlaştığınız şeyler siz fark etmeden sizin istediğiniz sonuçlardan uzakta bir yerde seyredebilir. Şahsi fikrim şarkı nereye gitmek istiyorsa oraya doğru gitmesine izin vermek ve bazı şeyleri çok seslilik ile değil de sessizlik ile anlatmak. Sadelikte lâtif bir hal her zaman bulunur lakin.


The XX= Yeni bir piçforkmedia mahsülü. Anlamadığım şeyler insanların yeni gruplara biçtikleri tarz ve tavır bazen şuur kaybına neden olacak cinsten. Misal “Blindfold” diye bir yeni grup var. Bunu Radiohead’ e benzetmişler. Şimdi müzik dergilerinin ve bu sektörün nasıl çalıştığını az çok biliyorum da bu kadar abartmaya gerek yok. Etiketlemenin de bir vicdanı bir muhasebesi olur sevgilim. Şimdi The XX’de 20 yaşında gençlerden oluşan pop grubu. Kimi dream-pop diyor felan filan. O geyiklere hiç girmeyeceğim. Bence pop-rock grubu. Hatta en radyo dostundan. Dinlenilebilir olduğundan güzelmiş hissi veren parçaları var. Bir Türk grubu aynı parçaları yazsın bir müzik yazarı dönüp bakmaz ama bu çocukları hemen çok iyiler- gelecek vaat eden müzik moduna ikamet etmişler. Oysa ki Death Cab for Cutie ‘nun 2000’de çıkardığı “Transatlanticism” albümü ile My Morning Jacket’in “Z” albümünden “Dondante” nin seyretilmiş hüznünden oluşan parçaları var. Muhtemelen üçüncü albüme gelmeden dağılacaklar ya da unutulacaklar.


Washed Out= Bu da yeni bir grup yeni bir kişisel proje. Albüm kapakları- tonlar ve müziğine toptan bakınca tam damak tadıma uygun bir şey olduğunu anladığım bir iş oldu Washed Out. Özellikle’de bir arkadaşın blog’un da “Belong”u dinleyince aklıma Madonna’nın İspanyol soslu şu an aklıma gelmeyen klasiğinin FAD GADGET synthesizerlarının daha dinlenilebilir şekilde kullanımından elde edildiğini söyleyebilirim.(Ki FAD GADGET bence Patrick Wolf’un genel karmaşık ve zorlayacı şarkı altyapıları için daha güzel bir tanım olabilirdi hatta The Bachelor’da sözünü etmeyi unutmuştum)Misal M83 ‘ün “We Own The Sky” ı beni ne kadar etkilediyse Washed Out’un o içi açan umutlu chili hali beni daha keyiflendirdi. Ağustos-Eylül arası müziği yapıyor bile denebilir.




The Durutti Column= Gruptan yeni bir olay gibi bahsetmeyeceğim ama tavsiye olarak salık vereceğim. Özellikle 2003 tarihli “Someone elses party” albümünü arşivinize mutluka ekleyin derim. Bir ara en sevdiğim albümleri yıllara göre düzenleyebilirsem 2000lerde ki muazzam bir ruh cümbüşü diyebilirim bu albüm için. Özellikle her dinlediğimde beni çarmıha geren “Spanish lament” ve albümün klasiği “Requiem for my mother” dinlemeden geçilmemeli.



Beach House= Daha öncede kısmen bahsetmiştim. Ben pek hareketli parçalardan haz almam. Her ne kadar nerede hareket orada bereket deseler de ben kendi halinde usul usul takılan parçaları daha çok severim. İddiasız olmak en büyük iddiadır belki de. Beach House’da üzerine daha önce kritik yazıp nereye koyduğumu unuttuğum gruplardan. Tam hatırlamıyorum ama sanırım ilk kez “Gila” adlı şarkılarını dinlemiştim. Bir dream pop grubu Rihanna’nın “Umbrella” sını daha folk şekilde coverlarsa böyle bir şey çıkardı diye düşünmedim de değil. Keza ikinci dünya savaşında yıkılmış bir evin kolonları arasına sıkışmış bir gramofondan gelen şarkı izlenimi veren “Auburn and Ivory” sanırım Beach House müziğini geçmişten ve hüzünlü hatıralardan aldığından olsa gerek insanda hücre yaşlanmasını aktive edici özelliğe bile itebiliyor. “Rhodes” ve “Hammond” klavye tonlarını bol bol kullanıp benden bol bol puan alsalar da onların bu durgun ve dingin hali belli süreden sonra insanda uyuşukluk hissi veriyor. Müziklerinde ki bu bezgin ve baygın hal açıkçası bazen hiç çekilmiyor. Müziklerinin insanı çektiği doğru olsada…


Manga= İlk klipleri “Dünyanın sonuna doğmuşum” u görünce aklıma İncubus’un TALK SHOW'S ON MULE adlı şarkısı ve klibi geldi. Dedim ki elin oğlu “1984” ün yazarı George Orwell’e gönderme yapsın sözlerinde ama biz hala “Namusu bacak arasında ararım-dişi sinek görsem bile laf atarım” minvalinde dolanan sözlerle tüketim toplumunu ve kapitalizm eleştirisi yapmaya çalışalım. Yarın “Tanga” diye bir grup çıkar onlarda “Ben her önüme gelen ile yatarım-Ama bir bilsen çok duygusalım” diye söz yazar ve bu geyik hiç durmaz. (Ha bu arada bekaret beyinde diyenlerin beyinlerini hatta beyinciklerini hatta omurilik soğanlarını sikmek istiyorum-Ramazandan sonra tabii) Valla burada ki trajikomik halden Chuck palahniuk için roman konusu çıkar. Fikir benden uygulama sizden daha ne deyim.







Nem= Bir-iki kliplerini gördüm ve resmen hayal kırıklığına uğradım. İkinci albümleri "kristalize" komple vasat bir albüm. Oysa ki siz gerçekten dünya standartlarında bir birinci albüm kayıt ettiniz. Bunda Hakan Kurşun’un payı çok fazlaydı ilk albümde. “Yarım Kalan Hayaller Yaşındayız” ya da “kırılana dek büküldüm” ya da “Siyah martılar” gibi şarkılar yazdıktan sonra ikinci albümlerinde hiçbir özgünlüğü olmayan üçüncü sınıf bir Brit albümü tandanslı şarkılarla üçüncü albümü umarım çıkarabilirler.



Suitcase= Adam akıllı bir albüm yok çok hızlı ya çok yavaş piyasaya çıkar. Mesela Michael Jackson’ın “Thriller” ı 8 hafta gibi kısa bir sürede kayıt edilip piyasaya çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Tabii bunu ilginç bir örnek olarak verdim. Suitcase ile ilgili kritiğimi ayrıca yazacağım uygun bir zamanda. Ama onca yıl sahnede Brit rock’un en güzel şarkılarını çal ve icra et sonra içi ve dışı boş ikinci sınıf brit parçalarına öykün. Demek ki sahnede fazla pişmek beste üretimine aynı derecede olumlu etki vermeyebiliyor.


Aykut Kuşkaya= Ramazan ayında televizyonda çıkan ilahileri ve ilahimsilerden pek haz almayanlar için güzel bir albüm tavsiye edeceğim.Her ne kadar Hayko Cepkin’in bir Bektaşi nefesi yorumunu görüp afallasam da TRT’de çok daha güzel saz eserleri ve icraları karşıma çıktı bu sene. Hele bir program vardı TRT 1 ‘de çok süperdi ama ismini unuttum.Neyse biz Aykut’a dönelim. Aykut Kuşkaya’nın “Uyan Ey gözlerim” gerçekten çok güzel ve sade bir derleme albümü. Gafletten uyanmamıza vesile olması dileği ile.

Dahfer Youssef= Aykut Kuşkaya’yı light bulanlar ve az çok etnik müzik ve fusion ile ruhlarına gereken demi isteyenlere ileri seviye bir müzik olarak Dahfer Youssef’un 2001 yapımı “Electric Sufi” yi tavsiye edebilirim.

Anouar brahem= Eğer bir alternatif olarak dinlemek isterseniz Anouar brahem’in “barzakh” bence aşmış bir albümdür. İçsel yolculuklara birebirdir ve tavsiyemdir.

Ciwan Haco=Kürt Açılımının gündemine müzikal olarak yaklaşmayı denersek Ciwan Haco’nun “Biluramin” dinlenilmesi gereken kült albümlerden biri. “Hey hey” dinlenilmesine salık verdiğim parçalardan. Hele ki “nexta naze” var ki alır alır götürür ülkemin gidilmemiş köşelerine.


Önemli not: Kritiğini yaptığım son yedi müzisyen/grup hakkında ileride daha detaylı yazılar yazacağımdan dolayı kısa geçtim. Yoksa mesela Dahfer Youssef ya da Anouar brahem üzerinde kısa konuşulacak müzisyenler değil. Dünyaya mal olmuş besteciler. Sahurdan memuriyetin başlangıcına kadar yazmak hafif baygınlık verdiğinden kısa kestim. Hem aydın havası oldu hem de hava aydınlandı. Bir sonra ki kritikte/kritiklerde görüşmek üzere…

16 Ağustos 2009 Pazar

Arctic monkeys-Humbug-Maymun Gözünü Açtı



Arctic monkeys ilk albümden bu yana epey bir yol kat etti. Bunun sebebi sadece ritm gitarın yere sağlam basmasının verdiği güç değildi elbette. Yüzlerce büyük konser veren grup bu sayede grup müziğini birinci tekil şahıs anlayışı ile üretmeyerek o sinerjiyi ve coşkuyu bizede geçirdiler. İlk albümdeki Jimi hendrix’ten , The Jam’e , The Clash’den , Thin Lizzy’e kadar uzanan ve 90ların ortalarından bu yana revival modasını gündeme getiren diğer türdeşlerinden aldıkları ilham ile daha tutarlı ve anlamlı bir sıyrılış yaşadıkları açık seçik bir gerçekti. Her ne kadar ikinci albümlerinin ortalama bir albüm olacağı iddiasından bulunup dediklerimin haklı çıkmasına sevinsem de “505” gibi bir şarkının onların geleceği ile ilgili sinyalleri verdiğine kanaat getirmiştim. Ki dediğim oldu. Alex Turner The Last Shadow Puppets ile yaşıtlarına ve benzerlerine öyle bir nanik yaptı ki Arctic Monkeys den haz almayanlar bile ne diyeceğini bilemedi. Henüz The Last Shadow Puppets albümü çıkmadan akustik canlı performans görüntülerini gördüğüm “Standing next to me” ilhamını “Love” grubunun “Alone Again or” dan aldığını görünce Alex Turner’ın folk rock ve 60lardan nemalanmasına sevinmedim değil. İşte bütün bu olanlar yeni albümleri ile “bu çocuklar üçüncü albümlerinde olgunlaştılar” geyiğine dönüştü biraz. Herkesin olgunluk anlayışı genelde hareketleri parçalar yapan grupların orta tempo parçalara göz kırpması minvalinde seyrettiği için Arctic monkeys üçüncü albümü ile epey olgunlaşmış geyiğine çoğu kişinin kafa sallaması kaçınılmazdı. Oysa onların bu gelişim ve değişim sürecinin bir parçası olarak bunları yaptığını görmek/görmezden gelmemek gerek. Bu yüzden üçüncü albümleri “Humbug” önceki iki albümden daha aklı başında ve kemikleşmiş bir yapıda karşımıza çıkıyor. Fazla olan partisyonlar ve atraksiyonlardan arıtılmış, ununu eleyip duvara asmış bir folkçu kıvamında çalınmış gitarlar, parçaların ruhuna uygun sade düzenlemeler ve Alex’in vokalinde ki “akıl yaşta değil,baştadır” kıvamı albüme garip bir retroluk katıyor. Öyle ki “Humbug” albümde en sevdiğim şarkıların başında olan “The Jeweller's Hands” bana Marc Almond klasikleri olan “Something's Gotten Hold Of My Heart” ile “She Took My Soul In İstanbul” arasında bir yerde geldi. Hatta Marc Almond şarkılarını İnterpol coverlamış gibi geldi. Gitarlarda ki ve davullarda ki düzenlemeler ve tonlar yer yer stoner rock hissiyatı vermekte ve bunun sebebinin Queen of the Stone age frontmeni Josh home dan kaynaklanmakta olduğu her halinden belli olmakta. Ama albüm için genel kanım aklı başında-daha az deneysel ve cool bir GALLON DRUNK albümü gibi diyebilirim. Hatta zaman zaman Madrugada(The Deep End… albümü) ve biraz 16 horsepower biraz The Tea Party sularında yüzdüğü bile söylenebilir. Ama GALLON DRUNK’ın “ You, The Night ... And The Music” albümünü dinlerseniz hatta o albümden “Just one more” u dinlerseniz Arctic monkey’in gidişatının şimdilik nerelerde seyrettiğini anlayabilirsiniz. Ki “Pretty Visitors” bile bize bir şeyleri işaret ediyor. Tabii işaretleri görebilene! Çünkü maymun gözünü çoktan açtı.
not:The Jeweller's Hands yorumların içinde sizi bekliyor...

28 Temmuz 2009 Salı

SONRADAN GÖRME GAVURDAN DÖNME-Türkiye’de ki popüler müziğin Avrupai bir aksan ile söylenme çabası-

Çok uzun zamandır kaleme almak istediğim bir konu olan “Türkiye’de ki popüler müziğin Avrupai bir aksan ile söylenme çabası” izlenimimi bir türlü kâğıda sirayet ettiremeyince hafiften bellek zoru ile yazmaya koyuldum. Zor olan ne yazacağım değil yazma eyleminin bizatihi kendisiydi. Sonunda yarım yamalak bile olsa bu konuya öz bakımından anlam ve önem arz eden yazıyı sizlere sunmaya karar verdim. Tecellinin tesiri ile de epey örnek içeren bu yazıyı iftiharla sunarım.
Öncelikle “Türkiye’de ki popüler müziğin Avrupai bir aksan ile söylenme çabası” diye altını çizeceğim şeyin aslında bir yanlış anlama ya da yanlış yorumlama gibi tezahürlere denk geldiğini belirtmek lazım. Nasıl ki Cumhuriyetle birlikte “batılı olmak” algısını hiçbir zaman tam anlamlandıramayıp, içini ve geri planını dolduramadığımız gibi “batıdan öğrenilen” şeylerin çoğunun “taklidin taklidi” olma bedbahtlığından kurtulamadığımız gerçeği bir ton örnekle gözümüzün önüne serilebilir. Biz buna Türkiye’de popüler müzik ne zaman Avrupai olmaya devşirildi penceresinden bakarsak sanırım bu ta 1964’lere kadar uzanır. Evet, sene 1964 ve radyolarda bir adam hafif naif hafif defolu bir aksan ile “her yerde kar var” diyor. İşte o adam “Adamo”. Aslında o zaman samimi diye nitelenebilecek bu esinti Türk popüler müziğin “hafif batı müziği” olmaktan ziyade hafif meşrep bir hale gelişinin önlenmez bir sinyali de sayılabilirdi. Tabii bunu sadece bir örneğe bağlayıp genellemek yanlış olur. Dönemin neredeyse tüm popüler şarkıları her ne kadar batı taklidi olsa da aslına uygun yapılma çizgisinden de pek çıkmıyordu. 60ların sonu 70lerin başında Erkin Koray gibi saykodelik müzisyenler dünya ile eş zamanlı (hatta belki biraz evvelden) hem bizden hem farklı sesler üretselerde, 70lerin ortalarında batılı müziğin etkisi iyice tavan yapmasına karşın suya-sabuna dokunmayan “hey gitarcı kardeş neşeli bir şeyler çal” tandanslı şarkılar dönemin filmleri ile desteklenerek kendine yer buluyordu. Füsun Önal’ın 1975 tarihli “Alo ben Füsun Önal” bunlardan sadece biriydi. Ki bu albümde bulunan “Küçük Dünya” adlı şarkı Cem Adrian gibi müzisyenlerin aslında bilinçaltlarında kimlerin olduğu konusunda fikir bile verebilecek niteliğindeydi. Hatta biraz ileri gidip 2008’in en iyi albümlerinden biri olan MGMT’nin “oracular spectacular” albümünü özetleyen “Time To Pretend” Füsun Önal’ın “Dünya Benim Oldu” şarkısı ile ton ve altyapısal olarak benzer dinamiklere sahip olması zamanında işin hakkını verdiğimizi bile gösterebilir. 80lere geldiğimizde dünya ile paralel gitmek bir yana epey geride kalışımız bu zaman diliminde müzik tarihinin en iyi şarkılarının yazılması ile de açıklanabilirdi. Bence 80lerde kendini demleyen Türk popüler müziği 90larda en iyi zamanlarını ve üretimlerini yaşadı denebilir. Bu Türk rock müziğinin ortama çeşitlilik katması ile farklı bir açıdan da okunabilir. Hatta Sezen Aksu, Hakan Peker, Erol Köse (Dr. Erol bey)gibi isimlerin rock müziğin bu ani yükselişinden kıllanıp 90ları pop müziğin tekeline aldıkları bile söylenebilir. Bu zamanlarda Rafet El roman gibi dönemin parlak defolu aksanlarının yanı sıra gurbetçi müzisyenlerin ülkede ki baskınlığını da hafiften sezmiş olduk. Buna “Cemali” ufak bir örnek sayılabilir. Zamanın önemli gruplarından olan “Duran Duran” dan etkilenmiş gibi duran Fatih Erdemci’de bu sınıfa girip kısa sürede çıkabilir. Böyle bir çok isim sayılabilir. Ki Rock müzik anlamında 90larda en önemli grup Kargo sayılabilir ki kimi zaman U2 kimi zaman Depeche Mode durumları ve yabancı rock vokalleri aratmayarak ulayan Koray dönem içinde farklı bir figür olarak incelenebilir. Şahsi fikrim hem 70 hem 80lerde hemde 90larda çok önemli bir müzisyen olan Barış Manço’nun fazla göz ardı edilmesi sayılabilir. Dünya Popüler müziğinde Michael Jackson nasıl bir figürse Türkiye için Barış Manço o kadar önemlidir. Ki bence dünyaca bir bestecidir. Ama onun yolundan ilerleyen pek olmamıştır. “Af” gibi afallayan grupları saymazsak.90larda Ümit Sayın gibi daha Arabi sesler ve besteciler piyasada olsa da çok çabuk silindiler. Netice de Tarkan gibi bir pop yıldızı dönemi neredeyse tek başına diri tutmaya başardı. Tabii bunda “Kış Güneşi” gibi şarkılar yazan Yıldız Tilbe’nin de payı vardı. Ama konumuz Avrupai aksan ile şarkı söyleme olunca popüler müzik tarihinden biraz uzaklaşmak lazım. Rober Hatemo gibi metroseksüel kimlikler çok çok müziğin içine işlemeye başlayınca popüler Türk müziği üstü minare altı kerhane görünümüne cuk oturmaya başladı. Çünkü şarkı alt yapılarında udlar,kemanlar,kabakkemaniler ve Türk sazlıları varken görüntü ve söyleme biçimi hafif kayıktı. Buna ülkece çok çabuk alıştık. Ki ülkemizde her daim popüler olan arabesk müzik bile kendi içinde bu değişimden ve başkalaşımdan payını çoktan almıştı. Türkü söyleyen Anadolu çocukları o gür kaşlarını aldırmaya başlayıp şekillerinde tahribat ve feminenlik içermeye hız verince olayın cılkı iyice çıktı. Lazı rap yapmaya, sazı süs olarak kullanmaya başlayanlar çoğaldı. 2000lerde İsmail Yk. Gibi gurbetçilerin neo arabesk pop denemeleri popüler müzikte tam bir kırılmaya sebep oldu. Artık müzik içerik ve biçim bakımından bir mesaj vermeli hatta slogan haline gelmeliydi. Bu neudiği belirsiz bu müzik Hakan Kurşun gibi kafası çalışan gurbetçilerle hakkı verilmeye çalışılsa da (özellikle Kütle Albümü) vokalin o fazla Avrupa görmüş salaş hali çoğu kişiye bir o kadar itici ve iğreti gelmeye başladı. Hatta çoğu onu tanımadı ve bilmedi bile. Kadıköy Sound denilebilecek bir çok grup bu hengamede kayıp gitti. Belki bu dönemin en akıllı icadı olan “Duman” grubu kendince mantıklı temellere sahip bir başka kırılma noktası sayılabilir. Ama rock müziğin iyice arabeskleşip kısırlaşmasına da katkıda bulundukları da söylenebilir. Ki Kaan da bir gurbetçi sayılabilir. Aslında birçok grup ve müzisyeni atlayarak anlatmaya çalıştığım bu listeye birçok kişi eklenebilir. Burak Kut’tan Mustafa Sandal’a kadar gider bu. Başa dönüp İlhan İremleri bile eklemek farz olabilir. Aralara Athena bile eklenebilir. Ama Avrupai aksan meselesinin özünde ki yorumlama hatasının popüler müziği nasıl bir çıkmaza soktuğu gerçektir. Bunu son dönemde Hadise ve Atiye gibi diğer gurbetçi pop şarkıcılarında ve Zakkum,Suitcase gibi Türk rock müzik gruplarında da görebiliriz. Aslında şu gerçek Türk popüler müzik tarihinden çıkarılabilecek hoş bir neticedir. Avrupai aksan Türk pop müzik şarkıcılarına ve sektörüne yaramış gibi görünse de Türk Rock müziğinin halktan kopmasına kendi tekil ama Avrupai yalnızlığına katkıda bulunmuştur. Bu yüzden gurbetçi olmasına karşın pop müzik ile uğraşan insanların Türkiye’de destek bulma çabası içine girmiş ve dünyada iplenmeyeceği ve ilerleyemeyeceği için önünü görme çabasına piyasa asılmıştır. Ki Türk rock müziği ile uğraşanlarında bu Avrupa sevdasından ya vazgeçmeleri ya da “Duman” da ki mantık ile bir anlatım biçimi geliştirmeleri şarttır. Yoksa her yeriniz Rock olsa bile Popüler müziğimiz ne yazık ki Düm Tek Tek. Büyük bir değişim olmasa da zamanla farklı kırılma noktalarını olacağını ve Türk popüler müziğinin gelişeceğini umut ediyoruz.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

GENE-İS İT OVER

19 Mayıs 2009 Salı

Conor Oberst and the Mystic Valley Band-Big Black Nothing


http://www.mediafire.com/?out2ynmxkik

Conor Oberst git gide kan kaybediyor. Eğer olgunlaşmak böyle bir şey ise bazı müzisyenler hep çocuk kalmalı. Her ne kadar Conor'un durumu bir küçük onur bir küçük ibrahim durumu değil. Ama ne bileyim eski tadı yok. Neutral Milk Hotel feyzinden arınmış bir eğreti Jeff Mangum gibi söylüyor artık.Yeni albümünü edinmeme rağmen tam anlamı ile dinleyememem kesinlikle Conor'un suçu.

Dead or Alive- You Spin Me Round


http://www.mediafire.com/?yo5m1vzcayu

Bu günlerde Flo rida diye Timbaland benzeri bir çam yarmasının (84lüymüş yuhh) ırzına geçmekle geçmemek arasında samplelarını kullandığı parçanın aslı.
Ayrıca Dead or Alive'in vokali Pete Burns Morrissey ile ilgili bir anısı kalmış aklımda. Moz Pete Burns'e demiş ki böyle kürk felan giyersen senle bir daha asla konuşmam-selam vermem gibisinden bir şey demiş. Pete Burns benimkiler imitasyon desede Moz , Pete Burns'u kürk mantolu madonna olarak ilk gördüğü yerde defterinden silmiştir anında.
Bunu üzerine delikanlı Morrissey ağa beyimizden "Tomorrow" dinleyelim.

Yalın-Ben Bugün

Yanlış hatırlamıyorsam bir şairin gazetecilik yapıyor olması onun yaratıcılığını azalttığını ve saçlamasına neden olabileceği ile ilgili bir sözü vardı edgar allen poe’nun. Bu yüzden bende uzun zaman bloga yazmadığımda en afili şekilde dönmek ya da program takvimine uymak yerine tamamen alakasız bir şekilde dönüyorum her seferinde. Bu açıdan kimi blog okuyucuları tarafından oldukça saçma bir adamın kritiğini yazacağım. Evet, Yalın’dan bahsediyorum. Ben Bugün adlı 4. Albümü çıktı ve edindik-dinledik-kritik ettik.
Sezan Aksu’nun manevi oğlu ruh hali ile şarkı yazmaya devam eden Yalın “tekrarlardan tekrar” beğeniyor. Bu kez kendi tarihinin tekerrürden ibaret olmadığını göstermek için prodüksiyon ve düzenleme başında Alper Erinç var. Allah için Alper Erinç dinlenilir işler çıkartmaya çalışıyor. Genel piyasada sayılı adamlardan biri. Daha önce ki albümlerinde Kargo’nun gitaristi ve kimi şarkılarının yazarı Selim Öztürk Yalın’a kol kanat geliyordu ya da geriyordu. Ki bu yüzden daha önce ki düzenlemeler – kemanlar ve kimi başka yaylılar bariz bir şekilde Kargo’dan daha piyasası olan bir pop grubu olsa nasıl olurdu sorusuna Yalın doğmuş oldu denebilir. Mesela Yalın’ın “Ben bugün” adlı albümünden önceki albümlerde ki keman kullanımına ve tonuna bakın. Birde mesela Kargo’nun “renklerin içinde” gibi keman içeren parçalarına ya da “Aslı” nın bazı parçalarına bakın. Çünkü işin içinde hep Selim Öztürk vardı. Ve Selim Öztürk tabiri caizse kendisi gibi çok sade düzenlemeler yapan bir adam. Parçanın ana melodisini tetikleyecek unsuları içinde barındıran bir düzenleme yaparken- vokali de ön plana çıkarmak genel bir düzenleme tekniği onun için. Ama Yaln’ın yeni albümünde Alper Erinç koltuğa geçmiş ve şarkılar fazla renklenmiş. Tabiri caiz ise Yalın kendince en “piç” en “zıpır” belkide albümünü yapmış. Oysa bu zıpırlık insanda baygınlık verici bir hal alabiliyor. “Başka hayatların kadın’ı adlı şarkı bir sirtaki edası ile başlıyor. Hatta klasik sirtaki ritmi ama giderek hızlanan biçimde gelişmiyor. Sanki “Alpay” ve “Tanju okan” arasında seyretmeyi hayal ediyor. Ama acayip sıkıyor. “Uzaktan dünyalı” adlı tamamen saçma sapan bir şarkı. Zaten şarkının ismini görünce bana uzak Allah’a yakın ol dedim. Çoğu şarkıda gaza getirici bir arabesk davul ritmi ve matematiksel bir trambon melodisi peşi sıra. Zaten bazı şarkılarda bazı filmlerden olduğunu düşündüğüm trambon melodileri mevcut. Kemanlar yine benzer bir şekilde. Daha önce ortalıklarda konser kaydı olan “Ki sen” eski ve kötü kaydıyla en azından ruh sahibi bir pop şarkısıyken bu yeni hali tüm ruhunu prodüksiyona satmış. Pinhani’ nin “Ne güzel güldün” şarkısı da böyle heba olmuştu hatırlarsanız. “Terazi” adlı şarkının piyano melodisi çok tanıdık ama nereden bulamadım. Aklıma gelirse yazarım. Mesela geçenlerde Hande Yener’in Hipnoz albümünde ki çıkış parçasının ana melodisinin “Yes” in “owner of a lonely heart” dan arak olduğunu fark ettim. Ki Hande gözüne yıldız felan çiziyordu zaten,neyse. Zaten zaman zaman Yalın ben "lily allen" dinliyorum der gibi hissettim bazı şarkılarda hatta the fratellis bile inceden sezdim.“Ah be kardeşim” ise Kartel’in “Evdeki ses” in yandan yemişi. Çoğu parçada neredeyse detone olacak kadar sınırda söyleyen Yalın bunun yanından çok fazla şey söylemek istiyor. Bir sürü cümle kurup bunu bir müzik eşliğinde dile getirince şarkı olduğu yanılgısından hemen vazgeçmeli. Kusura bakma Yalın ama Prozodi'nin amına mart karı yağdırıyorsun.Üşüyen-üzülen-ümmüğü sıkılan dimağlar biz oluyoruz. Bazen sözlerini söylerken sıçıp iyice batıracak diye ben korkuyorum. Yalın kardeşim iyi güzelde sen Leonard Cohen değilsin. Onu geçtim Erkin Koray gibi ya da Barış Manço gibi ustalardan biraz ders al.Şarkılarını dinle.Çok fazla şarkı sözü yazmak seni çok iyi söz yazarı yapmaz. Ki kilişeleri kullanmak bile ustalık ister. Mesela “Bir tek sen eksiksin” gibi bir şarkı ne bileyim bana hiç içten gelmiyor artık. Şarkı sanki yalan üstüne kurulu. Sanki bir şarkı yazayımda millet bana romantik prens desin diye yazılmış gibi. Ve albümde ki “Bit pazarı” tamamen kofti bir şarkı. Albümde ki Diğer hareketli şarkılar gibi. Sözlerini geçtim ama müzikleri bile bayık. Dinletiyor ama ruha sinmiyor. Goran Bregoviç dinlemiş olabilir son zamanlarda Yalın. Ya da Shantel’in “Disko partizani” ile gogol bordello şarkıları (misal “start wearing purple”)gibi insanı zıplatan hoplatan anlamsız bir eşlik etmece oyununa sürükleyen şarkı bende yazayım ne olacak ki deyip “Bit pazar”ını yazdı. Çünkü aynı mantık. Hafif balkan popu tandansında gelişiyor şarkı. Ayrıca Yirövizyonda Norveçli eleman Alexander Rybak ‘ın “Fairytale” şarkısı ile benzer keman melodilerine sahip gibi gözüksede bunun nedeni de Alper Erinç olarak gösterilebilir. Bak senin şarkıya şu Norveçlilerin ki gibi bir keman solo atalım-koyalım. Hiç olmazsa şarkı çalıntı mı diye iyisi ile kötüsü ile bir reklam yapmış oluruz. Gibi bir sürü komplo teorisi üretilebilir. Çünkü durum buna müsait. Ayrıca bu Alexaonder Rybak ve bu şarkıda ki kemanları Patrick Wolf a benzetenlerde var. Yuh diyorum başka bir şey demiyorum. Patrick Wolf değil de Sea Wolf desen neyse... İşin kötüsü bir şeyi bir şeye benzetme hödüklüğünü her önüne gelen yapıyor. Bunun için ciddi anlamda 70leri-80leri-90ları yalayıp yutmak lazım. Şu şarkıda saz var la bu Neşet Ertaş dan arak demek gibi bir şey bu. Son olarak Yalın “Duyulurum” gibi bir şarkı yapıp albümü bitiriyor. Bence en iyi şarkıda bu son şarkı. Yalın ismi gibi yalın olmadıkça bu iş olmayacak. Yoksa imajla-saçla-başla bu işler olmaz. Bizde bıyıkda sakalda var ama bizide Yalın duymaz.

not: Tavisye olarak Yıldız Tilbe'nin bir Erkin Koray şarkısı olan "Anma Arkadaş"ı dinleyin.
Birde Ahmet şeker var. O da ilginç bir eleman dikkatimi çekti. "Sev beni sor beni" diye şarkısı var. Bunlar kesmezse Hediye Güven verelim. Ya da ilerde yazacağım bir başka kritik olarak jehan barbur a ne dersin!

12 Mayıs 2009 Salı

gelecek program















+ bir kaç albüm daha...

29 Nisan 2009 Çarşamba

Thy hand, belinda; darkness shades me:
On thy bosom let me rest:
More I would, but death invades me:
Death is now a welcome guest.

When I am laid in earth, may my wrongs create
No trouble ,no trouble
in thy breast,

When I am laid in earth, may my wrongs create
No trouble ,no trouble
in thy breast;

Remember me,
remember me,
but aaaaah
forget my fate,
Remember me !
but aaaaah
forget my fate,

Remember me,
Remember me,
but aaaaah
forget my fate,
Remember me !
but aaaaah
forget my fate.

26 Nisan 2009 Pazar

Ugly casanova-Cat Faces-Tüm kazanovalar çirkin tüm kediler miskin




my heart's stopped pumpin but my blood is still alive.
the rain hits the ground and the trees they dry it up.
my eyes wake up but my brain is sleeping fine.
one more thing for you and i to do before we shut our eyes
you blame me and i'll blame you, and we're both right.
cuttin cat faces in the pines.
they say his teeth are wood and they want pictures of him.
the rain hits the ground and the trees they dry it up.
my chain hits the wood and the wood it turns to dust.
i picture you as if you were a pine.
my heart's stopped pumping but my blood is still alive.
we're wood screws, all of our lives.
and we're wood screws, all of our lives.
well my heart's stopped pumping but my blood is still alive.
i lay down with the southern range.
swallows drop in and dash the sky,
tracing lines of cursive on the horizon.
cutting cat faces in the pines.
mark the path back to the point of departure.
two by two and four by four the pines they lay down,
and i lay down with the southern range.

Patrick Wolf-The Bachelor-Operada Yalnız Olmak


Vitrinde görüp çok hoşumuza giden bir urba, camekânın arkasından göründüğü gibi üzerinizde güzel görünmeyebilir. Çünkü satın aldığınız sadece elbisedir. Güzelliği satın alabileceğimizi sanmamız ise yanımıza kar kalır. Ruhu olmayan mankenin duyguları da olmayacağından güzelliği olduğu gibi yansıtır. Oysa bizim bedenimize göre biçilmiş bir entari ruhumuzun obezliğinden bedenimizde pot durabilir. Patrick Wolf ise eline ne geçerse üzerine giymeye meraklı bir çocuk-kadın-erkek-aşık-ölü.


“Battle” şarkısını kaydetmeden önce “Patrick Wolf” Black Flag’dan “Nervous breakdown” dinlemiş gibi yapıyor. İçine “henry rollins” kaçmış gibi görünsede bir gözüde duvarda ki yırtık Sex Pistols posterinde. Sid vicious ona göz kırpıyor. Sonlarına doğru birde “matthew bellamy “ çığlığı basıveriyor.Aman Allahım! “Vulture” ise Patrick’in Calvary tepesinde bağıra çağıra “Devo” şarkısı coverlamış halini anımsatıyor. Ama kendine özgü Dark wave çivilerini kendi eline kendi çakıyor. “who will” ile daha önce içinde “is it?” dediği yerden türküsüne devam ediyor.Kalbi kırık ama başı dik. Koro kullanımı yerli yerinde olsa da şahsen daha alengirli bir şey beklentimizi biraz mahcup ediyor.Çok koro çok Koro çok kullanıyor.Ona yakışsa da bu çoğulluk ve çokluk hissi onu şarkılarda tek tipleştiriyor.Bizide yoruyor. “The Sun Is Often Out” ile albümün aslında bir “soundtrack” olarak hayali bir film için yapıldığını fısıldıyor. İçinden “kronos quartet” çıkıyor şapkanın. Bazen eli “Klaus nomi”de bazen eli “Kitaro” ya kadar uzanıyor.”Damaris” ve “the Messenger” en net gösterge o açıdan. Çoğu parçasında uzak doğuya ait o melankolik haleti ruhiyenin tınıları mevcut zaten. Kullanılan değişik enstrumanlarda buna olanak sağlıyor.Bunlarda yetmezmiş gibi “Theseus” şarkısının ortalarından sonlarına kayarken kimi yerde birlikte sahne almışlıkları olan Owen Pallett’e yakınlaşarak “This is the Dream of Win & Regine" selamı veriyor. Zaman zaman “Took You Two Years to Win My Heart” vari dolaylamalarda cabası.” Hard Times” ile her şey var bir de oryantal koysam ne olur diyor.” Thickets” gibi bir şarkıda Braveheart izledikten sonra yazılıyor sanırım. Bir sürü albüm bir sürü film Patrick Wolf’un evinin zeminine saçılmış. Bir o kadar kitap ve altı çizilmiş cümle cabası. Zaten Patrick başından beri ulu önderi David Bowie gibi daldan dala konmaya çalışsada kendine biçilmiş elbiseleri reddedip zora koşuyor. Kurt içgüdüsünün cesur ve zor olana odaklanması gibi. “Only hungry for you” demek isteyeceğimiz bu albüm Ziyafetten aç dönen yetimlere çeviriyor bizi.


Seslerden örülmüş kızlık zarını hırslarla bozuyor.Bu durum bana şunu hatırlatıyor: “kızların masum kalması çok zordur. hepsi beş yaşına gelmeden kadın olurlar. entrika öğrenmek zorundadırlar. fitne, fesat öğrenmek zorundadırlar. kadınlık, hayalleri temiz kalmış kızların, içlerinin kirlenmesi demektir” gibi…
Patrick Wolf büyüdükçe içinde ki küçük ironik organik kız ve oğlan çocuklarını cinselliği ile deneyselliği arasında zedeliyor. Gözlerimiz müzikal şatafat ve arzularının mastürbasyonundan çok bir “London” bir “augustine” görmek istiyor. Onu biraz daha kendisi gibi olacağı zamanları gözlüyoruz.

David Bowie-Pat Metheny-This is not America -This is not a miracle


"this is not a love song" ya da "this is not real love" ya da "this is not enough" oysa "your love alone is not enough "

Bir sürü türevin türevi "not" edilecek şarkı varken "Barak yarrak Obama" ya ülkem semalarından şöyle bir şarkı göndermek isterim.Lobi faaliyetlerinin fon müziği olabilecek nitelikte bir şarkı olarak "This is not America". Her yerinden farklı okumalara müsait bir David Bowie & Pat Metheny altmetini.Usta bir gitarist ile çağdaş bir ozan bir araya gelirse ne olabileceğinin kanıtı.David Bowie'ye hayran bırakan ince seçici geçirgen sözler cabası(this is not America-this is not a miracle)

A little piece of you
The little peace in me
will die
For this is not America
(sha la la la la)

Blossom falls to bloom
This season
Promise not to stare
Too long
For this is not a miracle

There was a time
A storm that blew so pure
For this could be the biggest sky
And I could have
The faintest idea

Snowman melting
From the inside
Falcon spirals
To the ground
So bloody red
Tomorrows clouds

A little piece of you
The little piece in me
will die
For this is not America
(sha la la la la)

There was a time
A wind that blew so young
For this could be the biggest sky
And I could have the faintest idea

This could be the biggest sky
This could be a miracle
This could be ...


"This Is Not America" is a song from the soundtrack for the film The Falcon and the Snowman.
The track is the result of a collaboration between the jazz fusion Pat Metheny Group and rock singer David Bowie who provided the lyrics and vocals.


http://rapidshare.com/files/226141895/This_Is_Not_America.mp3.html